Mehtaplı Şarkılar 11. Bölüm


Mehtaplı Şarkılar 11. Bölüm

                                                

Okura not;

Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın  11. bölümüdür. 

Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek. 


Hayat insanı umarsızca savururken, insan da fütursuzca yaşayabiliyormuş. Görmeden, işitmeden, anlamadan… Hatta hissetmeden. Sürüklenmek dediğin şey bazen tam olarak buydu.

Yıllarca köklerimi merak ettim. Ailem kimlerdi? Annem kime, neye benziyordu? Babam nasıl bir adamdı? Eğer aynı evin içinde yaşayabilseydik, birlikte büyüyebilseydik, gerçekten bir aile olabilseydik, bugün nasıl biri olurdum?

Ama sorular bununla bitmiyordu.
Ben en çok anneme mi benziyordum, babama mı? Bir kardeşim var mıydı? Varsa kız mıydı, erkek mi? Şu an neredeydiler, ne yapıyorlardı? Aynı şehirde miydik, yoksa birbirimizin adını bile bilmeden bambaşka hayatlar mı sürüyorduk?

Yıllarca içimde bu sorularla yaşamak çok zordu. Cevapsız sorular insanın içini kemiriyor, ama dışarıdan belli etmiyordum. Ne zaman kendi geçmişimi kurcalamak istesem, amirim beni durdurdu.
“Vakti var.”
“Zamanı var.”
“Şimdi sırası değil.”

Hep bir erteleme. Hep bir oyalama. Ben de sustum. Çünkü ona güveniyordum.

Beni severler miydi mesela? Kırmızı bir araba için ağladığımda, imkânları olmasa bile almak için çabalarlar mıydı? Ama asıl soru şuydu:
Sevselerdi, bırakırlar mıydı?

Bazen aklıma daha karanlık ihtimaller geliyordu. Belki de kaçırıldım. Kendimle ilgili bu kadar az şey bilmemin başka bir açıklaması yoktu. Hatırlayamadığım bir çocukluktan ibarettim sanki. Belleğimde boşluklar vardı; adı konmamış, yüzü olmayan yıllar.

Amirim benim için bir babaydı. En azından öyle sanmıştım. Ama sonuçta öz oğlu değildim. Kendi ailesi tarafından istenmemiş birini, başkasının gerçekten sevmesi mümkün müydü? Kanından olmayan birine, insan ne kadar bağlanabilirdi?

Şimdi ise onun bana yaşattığına bakıyorum da. Bunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Acaba benden gizlediği, bilmemi istemediği şey neydi?
İnsanı allak bullak eden bu güven kırılması, yüksek bir binadan boşluğa düşmek gibiydi. Ne tutunacak bir yer vardı ne de düşüşü yavaşlatacak bir şey. Sert zemine çarpmıştım artık. Canım acıyordu ama ayaktaydım.

Çıkışı bulmam gerekiyordu. Bu saçmalıktan sıyrılmalıydım. Kabuğum sertleşmişti. İçimdeki yumuşak yerler kapanmıştı artık. Kaybedecek bir şeyim kalmamış gibiydi; belki de en tehlikeli hâlim buydu.

Mehtap’a gitmeye karar verdim. Dolambaç yoktu artık. Açık açık konuşacaktım. Kapısına dayandım. Elimi kaldırdım. Tam kapıyı tıklatacaktım ki…

Arkamdan sert ve yüksek bir ses yükseldi.

Renan.”

Duraksadım.

Bu ses Memduh’tan başkasına ait olamazdı.

“Konuşacaktık,” dedi.

Bir an durup arkamı döndüm. Yüz yüze geldik. Yüzümü gördüğünde gözleri büyüdü. İlk kez, çatılmış kaşlarımın ardındaki o bilinmez öfkeyle karşılaşıyordu. İrkilmişti; bunu saklayamıyordu. Vücudu geriye doğru çok hafif çekildi, bakışları bir an kaçtı. Hazırlıklı değildi.

“Gel, konuşalım,” dedim.

Hiç itiraz etmedi. Dükkâna doğru yöneldi. İçeri girdik. Tezgâhın arka sağ tarafında, tuvalet kapısını andıran dar bir kapıya ilerledik. Dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta önemsizdi. Kapıyı açtığında içerisi zifiri karanlıktı. Bir an durdu, sonra uzanıp kapının arkasında gizlenmiş düğmeye bastı. Işık yandı.

Aşağı doğru uzanan dar bir merdiven ortaya çıktı.

Merdivenlerden indik. Aşağısı beklediğim gibi değildi. Bir depo ya da bodrum değil, küçük bir ev gibi düzenlenmişti. Koltuklar, masa, duvara asılmış birkaç eski çerçeve… Oldukça konforlu bir yerdi. Fazla konforlu. Bu kadar gizli bir alan için fazlasıyla özenliydi.

Ama asıl dikkatimi çeken şey başkaydı, mekânın, dışarıya açılan ikinci bir kapısı vardı. Fakat üzerinde durmadım. Konuşulacak daha önemli konular vardı. Mesela üzerinde R.K. yazan çakmak! Çakmağın benimle alakasını sordum.

“Sakin ol,” dedi. “Sana her şeyi anlatacağım.”

“Seni dinliyorum,” dedim, sustum.

“Senin teşkilatta gizli bir polis olduğunu biliyorum,” dedi.
“R.K. yazılı o çakmak… Senin geçmişin, dedenin çakmağı.” Şaşkınlıkla dinliyordum. Normalde soracak binlerce sorum olurdu ama tutulmuştum. Konuşamıyordum, sadece dinlemek istiyordum.

“Yalnız,” diyebildim sonunda, “sende ne işi var? Ailemi tanıyor musun?”

“Sakin ol, genç adam,” dedi. “Önce baştan sona dinle.”

“Tamam,” dedim. Sesim düşündüğümden daha kısıktı.

“Peşimde olduğunu biliyorum,” diye devam etti.
“Ama senin bilmen gereken şu: yanlış adamın peşindesin. Bu işin içinden tek başına çıkamazsın.”

Bir an durdu.

“Dün amirinle buluştuk. Bunu sen de biliyorsun. Çünkü peşimden geldiğini fark etmeyecek kadar toy değilim. Ama görmeni istedim. Güvendiğin o adam… Sandığın kadar güvenilir biri değil.”

Sözleri ağır ağır, bilerek ve seçerek konuşuyordu.

“Çakmağa gelirsek…” dedi.
“Sen, kimden olduğu belli olmayan, gayrimeşru bir çocuksun.”

Nefesim kesildi.

“Annen, doğum yaptığı gece deden seni bir çöp konteynerinin yanına bıraktı,” diye devam etti.
“O sırada seni bulan polis dedeni görmüş ama yetişememiş, amirine haber verdi. Nereden biliyorsun deme, çünkü yanımdaydı.”

Gözlerimi kaçırdım. Devam etmesini istemediğim halde durmasını da isteyemiyordum.

“Amirinle beraber geldik senin bulunduğun yere,” dedi.
“Sana baktı, yanında muhtemelen düşmüş olan bu çakmak gözüme parladı, aldım bakarken elimden alıp delil poşetine koydu. O çakmak delil dosyasına girdi. Parmak izleri alındıktan sonra dosyadan çıkarıldı. Amirin, ‘çok beğendiğimi düşünmüş olacak ki kullanırım’ diyerek çakmağı bana verdi.”

Bir an durdu.

“Seni de teşkilat için yetiştirdiler. Yani senin hikâyen bu kadar,” dedi.

Sanki odadaki hava çekilmişti, nefes alamıyordum.

“Dedemi… ailemi tanıyorsun o zaman,” dedim.
“Annem kimdi?”

Memduh sustu, uzun bir sessizlik oldu. “Buna hazır mısın?” diye sordu.

Cevap veremedim.

“Annen bu mahallede yaşıyordu,” dedi. “Kızlar kaybolmaya başlayınca ailesi korktu. Annenin bir yavuklusu vardı. Bir gece işi pişirmişler.”

Sesi çirkinleşti, sanki pis bir sırıtma yerleşti yüzünün çukurlarına.

“Hamile kaldı. Seni doğurduktan sonra deden utancından gizlice seni çöpe bıraktı. Kızlarını da alıp, yeni bir hayat kurmak için buradan gittiler.”

Sustu.

O an hiçbir şey söyleyemedim. Ne öfke geldi, ne gözyaşı. Sanki içimdeki bütün sesler aynı anda kesilmişti. Yıllardır cevabını aradığım sorular, tek bir cümleyle üzerime yığılmıştı. Utanç, korku, terk ediliş… Hepsi bana ait olmayan bir geçmişin içinden çıkıp omuzlarıma çökmüştü. Meğer hayatım boyunca aradığım şey bir yüz, bir isim ya da bir hatıra değilmiş. Sadece bir yere ait olma ihtimaliymiş. O da şimdi, bu karanlık odada, elimden sessizce alınmıştı.

İlk kez gerçekten yalnız olduğumu hissettim.

Ve anladım:
Bu saatten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

 Devamı 3 Şubat Salı Günü.

   Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden

Yorum Gönder

0 Yorumlar