Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın 11. bölümüdür.
Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.
Hayat insanı umarsızca savururken, insan da fütursuzca yaşayabiliyormuş. Görmeden, işitmeden, anlamadan… Hatta hissetmeden. Sürüklenmek dediğin şey bazen tam olarak buydu.
Yıllarca köklerimi merak ettim. Ailem kimlerdi?
Annem kime, neye benziyordu? Babam nasıl bir adamdı? Eğer aynı evin içinde
yaşayabilseydik, birlikte büyüyebilseydik, gerçekten bir aile olabilseydik,
bugün nasıl biri olurdum?
Hep bir erteleme. Hep bir oyalama. Ben de
sustum. Çünkü ona güveniyordum.
Bazen aklıma daha karanlık ihtimaller
geliyordu. Belki de kaçırıldım. Kendimle ilgili bu kadar az şey bilmemin başka
bir açıklaması yoktu. Hatırlayamadığım bir çocukluktan ibarettim sanki.
Belleğimde boşluklar vardı; adı konmamış, yüzü olmayan yıllar.
Amirim benim için bir babaydı. En azından öyle
sanmıştım. Ama sonuçta öz oğlu değildim. Kendi ailesi tarafından istenmemiş
birini, başkasının gerçekten sevmesi mümkün müydü? Kanından olmayan birine,
insan ne kadar bağlanabilirdi?
Şimdi ise onun bana yaşattığına bakıyorum da. Bunu
şimdi daha iyi anlıyordum.
Çıkışı bulmam gerekiyordu. Bu saçmalıktan
sıyrılmalıydım. Kabuğum sertleşmişti. İçimdeki yumuşak yerler kapanmıştı artık.
Kaybedecek bir şeyim kalmamış gibiydi; belki de en tehlikeli hâlim buydu.
Mehtap’a gitmeye karar verdim. Dolambaç yoktu
artık. Açık açık konuşacaktım. Kapısına dayandım. Elimi kaldırdım. Tam kapıyı
tıklatacaktım ki…
Arkamdan sert ve yüksek bir ses yükseldi.
“Renan.”
Duraksadım.
Bu ses Memduh’tan başkasına ait olamazdı.
“Konuşacaktık,” dedi.
Bir an durup arkamı döndüm. Yüz yüze geldik. Yüzümü gördüğünde gözleri
büyüdü. İlk kez, çatılmış kaşlarımın ardındaki o bilinmez öfkeyle
karşılaşıyordu. İrkilmişti; bunu saklayamıyordu. Vücudu geriye doğru çok hafif
çekildi, bakışları bir an kaçtı. Hazırlıklı değildi.
“Gel, konuşalım,” dedim.
Hiç itiraz etmedi. Dükkâna doğru yöneldi. İçeri
girdik. Tezgâhın arka sağ tarafında, tuvalet kapısını andıran dar bir kapıya
ilerledik. Dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta önemsizdi. Kapıyı açtığında
içerisi zifiri karanlıktı. Bir an durdu, sonra uzanıp kapının arkasında
gizlenmiş düğmeye bastı. Işık yandı.
Aşağı doğru uzanan dar bir merdiven ortaya
çıktı.
Merdivenlerden indik. Aşağısı beklediğim gibi
değildi. Bir depo ya da bodrum değil, küçük bir ev gibi düzenlenmişti.
Koltuklar, masa, duvara asılmış birkaç eski çerçeve… Oldukça konforlu bir
yerdi. Fazla konforlu. Bu kadar gizli bir alan için fazlasıyla özenliydi.
Ama asıl dikkatimi çeken şey başkaydı, mekânın,
dışarıya açılan ikinci bir kapısı vardı. Fakat üzerinde durmadım. Konuşulacak
daha önemli konular vardı. Mesela üzerinde R.K. yazan çakmak! Çakmağın benimle
alakasını sordum.
“Sakin ol,” dedi. “Sana her şeyi anlatacağım.”
“Seni dinliyorum,” dedim, sustum.
“Yalnız,” diyebildim sonunda, “sende ne işi var? Ailemi tanıyor musun?”
“Sakin ol, genç adam,” dedi. “Önce baştan sona
dinle.”
“Tamam,” dedim. Sesim düşündüğümden daha
kısıktı.
Bir an durdu.
“Dün amirinle buluştuk. Bunu sen de biliyorsun.
Çünkü peşimden geldiğini fark etmeyecek kadar toy değilim. Ama görmeni istedim.
Güvendiğin o adam… Sandığın kadar güvenilir biri değil.”
Sözleri ağır ağır, bilerek ve seçerek
konuşuyordu.
Nefesim kesildi.
Gözlerimi kaçırdım. Devam etmesini istemediğim
halde durmasını da isteyemiyordum.
Bir an durdu.
“Seni de teşkilat için yetiştirdiler. Yani
senin hikâyen bu kadar,” dedi.
Sanki odadaki hava çekilmişti, nefes
alamıyordum.
Memduh sustu, uzun bir sessizlik oldu. “Buna
hazır mısın?” diye sordu.
Cevap veremedim.
“Annen bu mahallede yaşıyordu,” dedi. “Kızlar
kaybolmaya başlayınca ailesi korktu. Annenin bir yavuklusu vardı. Bir gece işi
pişirmişler.”
Sesi çirkinleşti, sanki pis bir sırıtma yerleşti yüzünün çukurlarına.
“Hamile kaldı. Seni doğurduktan sonra deden
utancından gizlice seni çöpe bıraktı. Kızlarını da alıp, yeni bir hayat kurmak
için buradan gittiler.”
Sustu.
O an hiçbir şey söyleyemedim. Ne öfke geldi, ne gözyaşı. Sanki içimdeki
bütün sesler aynı anda kesilmişti. Yıllardır cevabını aradığım sorular, tek bir
cümleyle üzerime yığılmıştı. Utanç, korku, terk ediliş… Hepsi bana ait olmayan
bir geçmişin içinden çıkıp omuzlarıma çökmüştü. Meğer hayatım boyunca aradığım
şey bir yüz, bir isim ya da bir hatıra değilmiş. Sadece bir yere ait olma
ihtimaliymiş. O da şimdi, bu karanlık odada, elimden sessizce alınmıştı.
İlk kez gerçekten yalnız olduğumu hissettim.
Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden
0 Yorumlar