Mehtaplı Şarkılar 1. Bölüm

Mehtaplı Şarkılar


Dijital Çağda Yayımlanan Bir Tefrika Roman

 

Okura not:
Bu metin tek başına bir yazı değil.
Her Salı ve Cuma yayımlanacak parçalarla büyüyen bir anlatının ilk bölümüdür.
Yavaş yavaş okunması, aralarda beklenmesi, eksiltilmesi ve çoğaltılması gereken bir hikâye…
Başından değil, tam da kalbinden başlıyorsunuz.


1. BÖLÜM

Bir sabah uyanıp bir misalin içinde yaşadığımı fark ettiğimde, bunun manasına üzülecek kadar bile hâlim olmadığını anladım. En üzücüsü de buydu zaten.

Yaşadığım ve yaşamaya mecbur bırakıldığım bu misal âleminin eksilen yanıydım. Görünmeyen, duyulmayan, yer kaplamayan… Sanki varlığım, başkalarının hayatını doldururken kendimden sessizce siliniyordu.

Çürüyordum bu odada. Sesim duvarlara çarpıp geri dönüyor, kimseye ulaşamıyordu. Oysa daha dün, bir fahişenin çığlıklarına koşan ben değil miydim? Dışarıda kalabalık, içeride bomboş kalmamın sebebi neydi? Bu sorunun cevabı, gönderilmemiş mektuplar için bir postacının yolunu gözlemek kadar nafileydi.

Bu odada zaman, gerçek bir saat gibi işlemiyordu. Akrep ilerliyor, yelkovan sürünüyordu ama içimde hiçbir şey hareket etmiyordu. İnsan bazen yıllarca bir yerde kalabilir; ama asıl çürüme, kendinden ayrıldığı an başlardı. Duvarların rengi yoktu artık. Bir zamanlar beyaz olduklarını hatırlıyordum ama belleğim bile onlardan vazgeçmişti. Tıpkı benden vazgeçtiği gibi… Bu evde herkesin bir görevi vardı. Kimisi sofrayı kurar, kimisi sessizliği taşır, kimisi yükleri sırtlanırdı.


Bana düşen ise hep aynıydı: Eksik olanı doldurmak.

Kim üşüse üzerine bir battaniye bırakılırdı, kim ağlasa gözyaşına bir omuz bulunurdu, kim kaçsa, ben yerinde kalırdım. Ama kimse, benim nerede eksildiğimi sormazdı.

Telefon çaldı.

-  Alo?

- Alo… Sesimi duyuyor musunuz?

- Duyuyorum.

- Merhaba ben…

(Bir boşluk. Bir suskunluk.)

-Mehtap… Mehtap sen misin?

- …

Hat koptu.

 “Ah,” dedim kendi kendime, “kapandı işte.” Sanki bir hayat, yanlış numaraya düşmüş gibi. Yıllarca, her çalan telefonda Mehtap’ı bekledim. Bazen açtığımda bir sessizlik olurdu; bazen yanlış bir ses, bazen yalnızca nefes. Ama her defasında içimde bir şey, o isme doğru eğilirdi. Mehtap bir kişi miydi, yoksa benden eksilen bir zaman mı, bunu hiçbir zaman bilemedim. Bildiğim tek şey, o ismin içimde bir yerleri açtığıydı; Kapandıkça kanayan, sustukça büyüyen bir yer. İnsan bazen birini değil, onunla mümkün olan ama yaşanmamış hayatı özler. Ben galiba Mehtap’ta onu arıyordum.

 

Ah… Mehtap!

Mehtap, gecenin tam gün batımına denk gelen hâliydi. Saçları bakırdı; güneşin son ışığına bulanmış gibi, kızıldan altına kayan bir parıltıyla omuzlarına dökülürdü. O saçlar bir kadının değil, bir ihtimalin saçlarıydı bakıldıkça insanın içini ısıtan, yaklaştıkça kalbi hızlandıran.

Gizemliydi. Sorulardan kaçan, cevapları cebinde saklayan türden... Ama onurluydu da; kimsenin gölgesine sığınmaz, kendi ışığıyla yürürdü. Mahalle ablası tadı vardı üzerinde “gel” demeden çağıran, “git” demeden durduran bir vakar. Ona yaklaşmak yürek isterdi; çünkü Mehtap, insanın kendi hayatını masaya yatırır, günlerce kendine sorgulatırdı. Kültürlü bir yosmaydı; kitapların kenarından, sokakların tam ortasından geçmişti. Bir cümleyi zarafetle bitirir, bir bakışı cesaretle yarım bırakırdı. Gülüşünde hem bilgelik vardı hem de adamı alaşağı eden bir küçümseme. “Beni tanıyorsan yaklaş, tanımıyorsan da kork” edalarında eserdi. Belki de en çok o korkuyordu, kim bilir.

Ve ben…
Onu her gördüğümde, kendi ihtimallerimi yeniden sayardım. Çünkü Mehtap, sadece bir kadın değil, olunabilecek başka bir hayatın yüzüydü.

***

-Devamı 30 Aralık Salı günü-

Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın Kaleminden...

 

 

Yorum Gönder

3 Yorumlar

  1. Yine , yine muhteşem bir yazı👏👏👏👏

    YanıtlaSil
  2. Merak uyandıran bir başlangıç, dili akıcı ve atmosferi çok iyi kurulmuş. Devamını heyecanla bekletiyor.

    YanıtlaSil
  3. Ah tam aradığım şey tesadüfen denk geldim bayıldım, lütfen acil devamı.

    YanıtlaSil