Dijital Çağda Yayımlanan Bir Tefrika Roman
Bir sabah uyanıp bir misalin içinde yaşadığımı fark
ettiğimde, bunun manasına üzülecek kadar bile hâlim olmadığını anladım. En
üzücüsü de buydu zaten.
Yaşadığım ve yaşamaya mecbur bırakıldığım bu misal âleminin
eksilen yanıydım. Görünmeyen, duyulmayan, yer kaplamayan… Sanki varlığım,
başkalarının hayatını doldururken kendimden sessizce siliniyordu.
Çürüyordum bu odada. Sesim duvarlara çarpıp geri dönüyor,
kimseye ulaşamıyordu. Oysa daha dün, bir fahişenin çığlıklarına koşan ben değil
miydim? Dışarıda kalabalık, içeride bomboş kalmamın sebebi neydi? Bu sorunun
cevabı, gönderilmemiş mektuplar için bir postacının yolunu gözlemek kadar
nafileydi.
Bu odada zaman, gerçek bir saat gibi işlemiyordu. Akrep
ilerliyor, yelkovan sürünüyordu ama içimde hiçbir şey hareket etmiyordu. İnsan
bazen yıllarca bir yerde kalabilir; ama asıl çürüme, kendinden ayrıldığı an
başlardı. Duvarların rengi yoktu artık. Bir zamanlar beyaz olduklarını
hatırlıyordum ama belleğim bile onlardan vazgeçmişti. Tıpkı benden vazgeçtiği
gibi… Bu evde herkesin bir görevi vardı. Kimisi sofrayı kurar, kimisi
sessizliği taşır, kimisi yükleri sırtlanırdı.
Kim üşüse üzerine bir battaniye bırakılırdı, kim ağlasa gözyaşına
bir omuz bulunurdu, kim kaçsa, ben yerinde kalırdım. Ama kimse, benim nerede
eksildiğimi sormazdı.
Telefon çaldı.
- Alo?
- Alo… Sesimi duyuyor musunuz?
- Duyuyorum.
- Merhaba ben…
(Bir boşluk. Bir suskunluk.)
-Mehtap… Mehtap sen misin?
- …
Hat koptu.
“Ah,” dedim kendi
kendime, “kapandı işte.” Sanki bir hayat, yanlış numaraya düşmüş gibi.
Yıllarca, her çalan telefonda Mehtap’ı bekledim. Bazen açtığımda bir sessizlik
olurdu; bazen yanlış bir ses, bazen yalnızca nefes. Ama her defasında içimde
bir şey, o isme doğru eğilirdi. Mehtap bir kişi miydi, yoksa benden eksilen bir
zaman mı, bunu hiçbir zaman bilemedim. Bildiğim tek şey, o ismin içimde bir
yerleri açtığıydı; Kapandıkça kanayan, sustukça büyüyen bir yer. İnsan bazen
birini değil, onunla mümkün olan ama yaşanmamış hayatı özler. Ben galiba
Mehtap’ta onu arıyordum.
Ah… Mehtap!
Mehtap, gecenin tam
gün batımına denk gelen hâliydi. Saçları bakırdı; güneşin son ışığına bulanmış
gibi, kızıldan altına kayan bir parıltıyla omuzlarına dökülürdü. O saçlar bir
kadının değil, bir ihtimalin saçlarıydı
bakıldıkça insanın içini ısıtan, yaklaştıkça kalbi hızlandıran.
Gizemliydi. Sorulardan
kaçan, cevapları cebinde saklayan türden... Ama onurluydu da; kimsenin
gölgesine sığınmaz, kendi ışığıyla yürürdü. Mahalle ablası tadı vardı üzerinde “gel”
demeden çağıran, “git” demeden durduran bir vakar. Ona yaklaşmak yürek isterdi;
çünkü Mehtap, insanın kendi hayatını masaya yatırır, günlerce kendine
sorgulatırdı. Kültürlü bir yosmaydı; kitapların kenarından, sokakların tam
ortasından geçmişti. Bir cümleyi zarafetle bitirir, bir bakışı cesaretle yarım
bırakırdı. Gülüşünde hem bilgelik vardı hem de adamı alaşağı eden bir
küçümseme. “Beni tanıyorsan yaklaş, tanımıyorsan da kork” edalarında eserdi. Belki
de en çok o korkuyordu, kim bilir.
***
-Devamı 30 Aralık
Salı günü-
Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın Kaleminden...
3 Yorumlar
Yine , yine muhteşem bir yazı👏👏👏👏
YanıtlaSilMerak uyandıran bir başlangıç, dili akıcı ve atmosferi çok iyi kurulmuş. Devamını heyecanla bekletiyor.
YanıtlaSilAh tam aradığım şey tesadüfen denk geldim bayıldım, lütfen acil devamı.
YanıtlaSil