Mehtaplı Şarkılar 3. Bölüm

 

Dijital Çağda Yayımlanan Bir Tefrika Roman 


Okura not;

Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın  3. bölümüdür. 

Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.


Sokak, dükkânın kapısı kapandığında birden daha dar geldi bana. Sanki Mehtap’ın penceresiyle aramdaki mesafe kısalmış ama ona ulaşmak daha da imkânsızlaşmıştı. Memduh abinin anlattıkları kulaklarımda uğulduyordu ama gözlerim hâlâ yukarıdaydı; o eski perdenin aralığına mıhlanmış gibiydim. Ne yaşamış olabilirdi, o kayıp zaman ondan neleri alıp götürmüştü. Aklıma öyle kötü senaryolar geliyordu ki zihnimi susturmak için kafamı iki elimin arasına alıp sertçe bastırıyor, gözlerimi kırpıştırarak kafamı sallıyordum.

O an Mehtap yeniden göründü. Sigarasının ucu karanlıkta küçük bir yıldız gibi parladı. Beni hâlâ orada bulmuş olmasına şaşırmadı. Şaşırmayan insanlar vardır ya; sanki hayatın onlara ne sunacağını bilirler. Mehtap öyle bakıyordu. Bir an için elini kaldırdı. Anlık bir refleks miydi bilmiyorum ama selam değildi bu, bir merhaba da değildi. Sadece varlığımı kabul eden, “seni görüyorum” diyen bir işaretti. Kalbimde bir şey kıpırdadı. İnsan, kendini bu kadar çıplak hisseder mi? Ben hissettim. O gece eve nasıl gittiğimi bilmiyorum. Ayaklarım sokağı tanıyor, aklım onun penceresinden çıkamıyordu. O bakış, Memduh abinin anlattığı o kayıp yılın üstüne düşmüş bir perde gibiydi; karanlık ama delik deşik. İçinden sızan bir şey vardı. Benimse aklımın almadığı sorular… Hem Memduh ağabeye ne oluyordu ki bu kadar? Benim derdim, benim sorunumdu; neden, kimden koruyordu aklınca beni? Tabii tüm bunların cevaplarını çok sonra öğrendim. Hayatı bana tekrar tekrar yeniden sorgulatan en çarpık hikâyenin detaylarını…

Ertesi gün bakkalın önü yine doluydu, çocuklar yine top oynuyor, kadınlar yine balkonlardan sesleniyordu birbirine. Ama Mehtap’ın penceresi kapalıydı. Perde yoktu. Camda kendi yansımamı gördüm; yorgun, biraz daha yaşlı, biraz daha meraklı. Öğlene kadar bekledim. Akşama kadar pencere açılmadı.

Mehtap’ı ikinci kez gördüğümde pencerede değil, kapının önündeydi. Eski evin kapısını kilitliyordu. Üzerinde koyu renk bir palto vardı, yakasını kaldırmıştı; sanki kendini rüzgârdan değil, insanlardan saklıyordu. Ben, bakkalın önünden hiç ayrılmamış gibi oradaydım. Aslında ayrılmıştım da geri dönmüştüm. İnsan bazen bilerek kendi aptallığına yürür.

Anahtarını çantasına attı, başını kaldırdı.
Göz göze geldik.

“Sen beni mi dikizliyorsun?” dedi.
Sesi beklediğimden daha netti.

“Hayır,” dedim.
Ama içimden yüksek bir sesle “Sana denk gelme ihtimallerimi yaratıyorum,” diye bağırmak istedim.

Dudaklarının bir kenarı kıpırdadı.

“Buralarda ilk defa görüyorum seni?”
“Evet,” dedim.

Bir an sustu. İnsanların bakabileceği bir sokakta, kimsenin bize bakmadığı bir boşluk oluştu. Kısa kısa cevaplarla uzun uzun onu seyretmek istedim.

“Adın ne?” diye sordu.
Renan,” dedim.

“Renan,” dedi; dudaklarından dökülen harfler adımı boşluğa düşürür gibiydi. İsmimi hiç bu kadar sevmemiştim. “Niye pencereme bakıyorsun, Renan?”

“Çünkü,” dedim, “eviniz çok güzel.”

Söyleyecek hiçbir şey bulamadığımın o da farkındaydı. Ben sabaha kadar saçmalayabilirdim karşısında; belki günlerce, belki yıllarca…

“Bu eski dökük ev mi?” dedi, gülümseyerek.

Bir adım attı bana doğru; mesafe kısaldı. Kokusu geldi: sigara ve eski sabun.

“Hı hı, evet,” diyebildim.

Mehtap zeki kadındı; benim haritamı çoktan çıkarmıştı, çukurlarıma, kasislerime kadar hâkimdi mevzuya. İnsan şemalini de gizleyemiyor karşısındakinden.

“Beni merak etmen iyi bir fikir değil,” dedi.

“Benim için mi, senin için mi?” diye sordum.
“İkimiz için de.”

“Geç kaldın,” dedim. “Zaten merak ediyorum.”

Bakışlarında kısa bir gölge geçti, sonra düzeldi.

“Peki. Merak ettiği her şeyin peşinden gitmemeli bence insan; sonunda kırılma ihtimali var sonuçta,” dedi.

“Hiç bu kadar kırılmak istememiştim,” dedim.

İlk kez tam olarak gülümsedi ama bu gülümseme, insana kapılarını açan bir karşılama gibi değildi. Daha çok “sınırı biliyorum” deme şekli gibiydi.

Kapının tokmağını tuttu.
“Gitmem lazım.”

“Yine kaybolacak mısın?” diye sordum.

Durdu, arkasına döndü.
Kaybolmak,” dedi, “bazen bulunmaktan daha güvenlidir.”

Sonra büyük adımlarla hızla uzaklaşmaya başladı. O gittikten sonra bir süre yerimden kıpırdayamadım. Mehtap’ın az önce durduğu taşın üzerinde hâlâ onun ayakkabısının izi varmış gibi geldi. İnsan bazı karşılaşmalardan sonra geride bir şey kalmasını ister; bir söz, bir bakış, hatta bir gölge. Karşısında konuşamamıştım bile, ne yapsındı benim gibi bir adamı?

Arkasından gitmek istedim. Biraz cesaretim olsaydı kahve içmeyi bile teklif ederdim. Ona doğru bir adım atacaktım ki Memduh ağabey seslendi.

“Oğlum, dün ne konuştuk? Ne konuşuyordunuz siz öyle?” dedi. Sesi öfkeyle sakinlik arasında bir çizgide gidip geliyordu. Anlam veremedim.

“Şimdi değil ağabey,” dedim ve evime doğru kaçar adımlarla yürüdüm. Tam kapımın önüne geldiğimde ani bir kararla geri dönüp Memduh ağabeyin yanına gittim.

“Bu kız ailesiyle beraber yaşamıyor mu?” diye sordum.

Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

“Öyle bakma ağabey, geçen gün anası tüm bu olanların sorumlusu diyordun. Nerede bu kadının anası?”

Yüzünün şekli gitgide değişiyordu.
“Benim evimde,” dedi.

Kalakaldım, ne diyeceğimi bilemedim.

“Nasıl, senin evinde ağabey?”

“Benim eşimdir kendisi. Mehtap benim üvey kızım ama görüşmüyoruz. Mehtap döndükten sonra babası rahmetlik oldu, evi de Mehtap’ın üzerine yapmış. Hayırsız kız kovdu annesini evden, camdan attı eşyalarını hep. Ben de sevaptır diye evime aldım, hoca nikâhı kıydım. Koca oldum ona.”

Aklımın tüm sınırlarıyla oynanıyordu sanki. Kafamın içinde Mehtap’ın sesi, yüzü, duruşu dönüp duruyordu ama ondan çok, onun etrafındaki o görünmez duvarları düşünüyordum. İnsanlar niye bir kadının yalnızlığını bu kadar dikkatle izlerdi? Koca bir mahalle susuyor ve sanki herkes her şeyi biliyordu. Benim acilen ne olup bittiğini öğrenmem gerekiyordu.

Eve gidip uzandım. Koltukta uyuyakalmışım.

Sabaha karşı uyandım. Sokaktan bir araba sesi geldi. Fren. Fısıltı. Bir kapı gıcırdadı. Kalktım, pencereyi açtım. Pencereye yaslanarak sola doğru eğildim. Mehtap’ın evinin önünde bir gölge vardı. Bir anlık bir şeydi, sonra kayboldu.

Kalbim hızlandı. Bu saatte neyin nesiydi bu? Giyindim. Ayakkabılarımı sessizce geçirdim. Merdivenleri inerken kalbim, adımlarımdan önce varıyordu kapıya. Sokağa çıktığımda hava soğuktu ama ben üşümüyordum. Mehtap’ın kapısı kapalıydı, penceresi karanlıktı. Ama yerde, kapının önünde, sabah çiğinin içinde ezilmiş bir sigara vardı.

Onun sigarası. Birileri gece buradaydı ve Mehtap yalnız değildi.


         ***

-        Devamı 6 Ocak Salı 2026 Günü.

            Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden.


2. Bölümü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Yorum Gönder

1 Yorumlar