MEHTAPLI ŞARKILAR 8. BÖLÜM

 

Mehtaplı Şarkılar 8. Bölüm

                                                

Okura not;

Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın  8. bölümüdür. 

Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.

Latife’nin annesinin evinden çıktığımda sokak bana dar geldi. Güneş tepemdeydi ama içim buz gibiydi. İnsan bazen duyduklarını taşıyamaz ya; ben o gün o ağırlığı omurgamda hissettim. Defterimin sayfaları doluydu ama hiçbir kelime olanı biteni karşılamıyordu.

Memduh artık benim için sadece bir şüpheli değildi. O, bu mahallenin görünmez hükümdarıydı; herkesin borçlu olduğu, kimsenin hesap soramadığı bir karanlık. Ve ben o karanlığın kapısını tırnaklarımla kazımaya başlamıştım. Korkuyor muydum? Asla. Mahalleye girmeden önce telefonu çıkardım, Mehtap’ı aramak istedim, vazgeçtim. Onun sesi iyi gelirdi belki ama bu dosyaya onu daha fazla bulaştırmaya hakkım yoktu. Yine de içimde bir yerde, onun da bu hikâyenin tam ortasında durduğunu biliyordum.

Mehtap’ın evine doğru yaklaşırken evinin önünde siyah bir minibüs bekliyordu. İçimde ince bir sızı dolaştı. Hareketsizce durup seyrettim, onlar da bir süre hareket etmedi. Epey vakit geçmişti, saatime baktım ve hızlıca uzaklaşıp evime geçtim. Şu an buna takılacak vaktim yoktu. Akşamüstüne doğru büroya uğramıştım. Arşive inip, biraz rüşvet karşılığında arşiv memurunu ikna ederek Latife’nin dosyasına ulaştım. Bilgisayara Latife dosyasından çıkan isimleri tek tek girdim. Eski adli kayıtlar, kayıp çocuk ihbarları, Memduh’un bağlantıları… Hepsi birbirine düğümlenmiş ipler gibiydi. Çektikçe ellerim kesiliyordu. Latife’nin dosyasının kopyasını alarak orijinalini arşiv memuruna teslim ettim. Akşamın geceye göz kırptığı saatlerde evime döndüm.

Eve girdikten çok kısa bir süre sonra kapı çalındı. Mehtap’tı.
Onu görünce şaşırmadım desem yalan olur. Üzerinde krem rengi bir elbise vardı; güne veda etmeye hazırlanan güneş gibi duruyordu karşımda. Bu defa yüzünde o her zamanki alaycı tavrı yoktu. Oldukça mahzun gözüküyordu. Sanırım beni kapımda olmasından daha çok bu ifadesi şaşırtmıştı.

“Rahatsız etmiyorum ya?” dedi.
“Sen rahatsız etmezsin,” dedim. Bu cümleyi fazla içten söylediğimi fark etmiştim.

İçeri girdi, masanın üzerindeki dosyalara baktı.
“Yine cehennemle mi oynuyorsun, Renan?”

Adımı böyle söylemesi tuhafıma gitti. Sanki beni benden daha iyi tanıyormuş gibi.
“İş bu,” dedim. “Cehennem bazen mesaiden sayılıyor.”

Gülümsedi ama gözleri gülmedi.
“Bugün seni takip etmişler.”

Kanım çekildi.
“Kim?” diyebildim, yutkunmaya çalışırken. Korkudan değildi; nasıl fark edilmiştim telaşındaydım, çünkü bu da meslek hayatımda bir ilk olacaktı.

“Mahalle bunu konuşuyor,” dedi. “Siyah minibüs. Memduh’un adamları.”

Hiçbir şey söylemedim. Demek ki kuruntu değildi.
Mehtap masanın kenarına oturdu. Parmaklarımla oynadığım kaleme baktı.

“Bu iş sandığından daha kirli,” dedi. “Ve sen bu mahallenin çocuğu değilsin, Renan. Yutarlar seni.”

İlk kez sesinde gerçek bir korku duydum.
“Beni mi koruyorsun?” dedim.
“Belki kendimi,” diye fısıldadı.

Gülümsedim, istemsizce Mehtap’a yaklaşma refleksinde bulundum. Yüzünü avucumun içine aldım, kaşık kadar suratı avucumun içinde kaybolmuştu. Elimi beline götürdüm, bileğimden tutar gibi olduysa da karşı koyamadı, izin verdi; birkaç dakika sadece öpüştük. Bir an kendini geri çekti. “Geç oldu, artık gitsem iyi olur,” dedi. Evine kadar refakatçilik ettim. “Bana hiçbir şey ikram etmedin, gel sana kahve yapayım,” dedi. Kahvemizi içtik, uzun bir sohbetten sonra yaşanması ihtimal olan fakat o gece yaşamaya cesaret edemediğimiz birtakım arzularımı da alıp çıkmıştım evden. Artık gecenin bir vakti olmuştu.

Eve döndüğümde apartmanın ışıkları sönüktü. Merdiven boşluğu deterjan ve rutubet kokuyordu. Kapıya anahtarı soktum, içimde anlamsız bir huzursuzluk vardı. İçeri girer girmez durdum. Masamın üzerindeki dosya yer değiştirmişti. Pencere açıktı, oysa kapatmıştım. Nefesim ağırlaştı, silahıma davrandım, odaları tek tek dolaştım. Kimse yoktu. Ama ev, benden başka birinin nefesini saklıyor gibiydi. Bilgisayarın ekranında tek bir dosya açıktı, başlığı yoktu. Sadece eski, taranmış bir evrak. Fotoğrafa baktığım an mideme yumruk yemiş gibi oldum.

Fotoğraftaki adam bendim.
Altında tek satır yazıyordu:

“Gerçeği fazla kurcalama, polis olmayan polis.”

O an anladım:
Bu dosyada av artık ben olmuştum.

Ertesi sabah sokağa çıktığımda mahalle aynı mahalleydi. Simitçi bağırıyor, bakkal kepenk açıyor, çocuklar okula koşuyordu. Ama dünya yerinden oynamıştı.

Kahvenin önünde Memduh’u gördüm. Beni bekliyormuş gibi ayağa kalktı.
“Renan Bey,” dedi. “Bir çayımı içersin artık.”

Gözlerinde tehdit yoktu, daha kötüsü vardı: emin bir rahatlık.
Karşısına oturdum.

“Latife’yi konuşmuşsunuz dün,” dedi. Gülümsedi, ardından:
“Geçmişle uğraşan adamın geleceği olmaz,” dedi.

“Benim gelecekle derdim yok,” dedim. “Sadece hakikatle var.”

Bana uzun uzun baktı.
“Sen hakikatin adamı değilsin,” dedi. “Sen kaçak bir hikâyesin.”

İçimden bir şey koptu.
“Ne demek o?”

Cebinden eski bir çakmak çıkardı, masaya koydu.
Üzerinde silik harfler: R.K.

“Bu sana tanıdık gelmeli,” dedi.

Geliyordu.
Çok tanıdık geliyordu.
Ama nereden ve nasıl olduğunu bilmiyordum.

Akşam Mehtap’la buluştum, ona çakmağı gösterdim, rengi kaçtı.
“Bunu nereden buldun?” dedi.
“Memduh verdi.”

Bir adım geri çekildi.
“Bu iyi değil.”

“Bildiğin bir şey var,” dedim. “Söyle.”

Gözleri doldu.
“Renan… senin geçmişin sandığın gibi değil.”

O an ilk kez gerçekten korktum.
Sadece kendimden.

Uzakta bir araba çalıştı, farlar üzerimize döndü. Mehtap kolumu tuttu.
“Gidelim buradan,” dedi.

Ama artık çok geçti, biri düğmeye basmıştı ve oyun yeni başlıyordu.


 Devamı 23 Ocak Cuma Günü.

   Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden.

Yorum Gönder

1 Yorumlar

  1. Ve yine bir sonraki bölümü bekleten bir bölüm daha 😍 Kesinlikle dizisi filmi olmalı bunun. Çok değerlenecek buralar ( Naz)

    YanıtlaSil