Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın 12. bölümüdür.
Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.
Gün artık benim için hep ağarmış olacaktı; tıpkı terk edildiğim gün gibi. Üzerime sinen çöp kokusu bu yaşıma kadar hiç paklanmadı, bundan sonra da paklanacak gibi görünmüyordu. Memduh anlatacağını anlatmış, söyleyeceğini söylemişti; bana düşense tüm bunları sindirip ne yapacağıma karar vermekti. Buradan ayrılıp ailemi mi aramalıydım, yoksa bu hikâyenin kendisi başlı başına bir tuzak mıydı? Bunu ayırt etmeye çalışıyordum. En ağır gelen ise sanırım, babam dediğim amirimin ihaneti olmuştu. Gözümle görmesem, kulağımla duymasam, Memduh pisliğine ihtimal bile vermezdim.
Ne yapmam
gerektiğini bilemeyecek kadar çaresizdim. Kendimi, nasıl geldiğimi bile
hatırlamadan Niyazi ağabeyin mekânında bulmuştum. Hâlimi görür görmez çöktüğümü
anlamış olmalıydı. Rakımı da mezemi de hiçbir şey sormadan önüme koydu. Hâlim,
hatır bile sorulamayacak kadar bitaptı. Bir an başımı kaldırdım, gözlerimi
gözlerinin içine diktim. Dağ gibi duran o adam, bakışlarımdaki yük karşısında
ne yapacağını bilemez hâle geldi. Alışık olduğu yüzlerden biri değildim o an.
Kaç kılığa girdiğini, kaç şekil değiştirdiğini seçemedim. Sanki karşımda aynı
anda hem yıllardır tanıdığım biri vardı hem de hiç bilmediğim bir yabancı.
Neden Niyazi
ağabeye bu kadar öfkeli olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, içimi durmadan
kıpırdatan, sebebini açıklayamadığım, yersiz ve zamansız bir öfkenin
varlığıydı. Mantığı olmayan ama inkâr edilemeyecek kadar gerçek bir histi bu;
sanki bana ait değildi ama bir yandan da en derin yerimden bana dokunuyordu. Bardağın
kenarından süzülen rakıya baktım. İçtikçe açılmam gerekiyordu belki ama içimde
açılan şey, daha çok eski yaralardı. Niyazi ağabey hâlâ susuyordu. Üstelik
beni, kendisini ilgilendirmeyen bir dikkatle anlamaya çalışıyordu. Ne kadar
kırıldığımı, ne kadar tehlikeli olduğumu ve bu geceden sağ çıkıp çıkamayacağımı
tartıyordu belki de.
Arka fonda rakıya eşlik eden Zeki Müren’in sesiyle kendimden geçmek
üzereyken, masanın üzerinde acı acı titreyen telefonla irkildim. Arayan
Mehtap’tı. İlk defa içimden açmak gelmedi. Bir süre sonra ses kesildi. Ardından
telefon yeniden titreyince, tereddütle elime aldım ve “ne var” diyerek açtım.
Kısa bir sessizlik oldu; belli ki Mehtap bu tavrıma çok şaşırmıştı. “Neredesin,
alkollü müsün sen?” dedi. “Sana ne,” diye karşılık verdim. Telefon yüzüme
kapandı.
Hiçbir günahı yoktu. Onu kırdığımı biliyordum.
Ama içimde, Mehtap da dâhil olmak üzere, kimseye güvenecek tek bir kırıntı bile
kalmamıştı.
Niyazi ağabey omzuma dokundu. “Kapatıyoruz koçum,” dedi. Saat kaç olmuştu ki?
“Hesap,” dedim. “Benden olsun,” diye karşılık verdi. Hiç itiraz etmedim.
Kalktım, mekândan çıktım. Kapıda bir taksi bekliyordu; Niyazi ağabey
çağırmıştı. Adresi bile söylemeden, beni kapımın önüne kadar getirdi. O da
parasını almadı. Hiçbir anlam vermeye çalışmadım. Dünya zaten o an yeterince
dönüyordu. Binanın merdivenlerini zor da olsa tırmandım. Anahtarlarımı aradım.
Tam kapıya yöneliyordum ki Mehtap’ın beni kapıda beklediğini gördüm.
Koluma girdi, anahtarları elimden alıp kapıyı açtı. Beni koltuğa oturttu.
Hiçbir şey söylemiyordu; gözleri kıpkırmızıydı. Hızlıca mutfağa yöneldi. Biraz
sonra kahve kokusu gelmeye başladı. Elinde iki fincanla içeri girdi, kendine de
yapmıştı. “İç şunu, kendine gel,” dedi. Doğrulamadım. Kolumdan tutup beni
lavaboya götürdü. Musluktan akan suyu yüzüme çarptı. Duş aldırdı demek sanırım
daha doğru olurdu. Sonra aynı şekilde salona dönüp koltuğa oturmama yardımcı
oldu. Kahvelerimizi içtik. Ayakkabılarımı çıkardı, ardından pantolonumu. Beni
yavaşça kaldırıp yatağa götürdü. Hatırladığım tek şey, kolundan tutup onu
yanıma çektiğimdi. Sabah, sucuklu yumurta kokusuna uyandım.
Sarhoş hâlimden utanıyordum. Bu utanç, başımı yastığa biraz daha gömmeme
sebep oluyordu ama gecenin kendisinden rahatsız değildim. Aksine, içimde tuhaf
bir sakinlik vardı. Dağılmıştım ama savrulmamıştım. Bu ikisi arasındaki farkı
ilk kez bu kadar net hissediyordum.
Sucuklu yumurtanın kokusu mutfaktan usul usul
yayılırken, yataktan kalkmadan evi dinledim. Çatal sesi, ocağın altını kısan
bir el, pencerenin aralanışı… Bunlar benim bildiğim hayatın sesleri değildi. Ne
bir hesap, ne bir tetikte olma hâli vardı. Sadece sabah vardı.
Mehtap’ın geceden kalan yorgunluğuna rağmen hâlâ
benimle ilgileniyor olması, içimde yabancı bir yere dokundu. Alışık olmadığım
bir düzen, bilmediğim bir sıcaklık dolaşıyordu evin içinde. İlk defa bir
kadının eli değmişti mutfağıma ve ilk defa biri, beni doyurmak için harekete
geçmişti; tıpkı bir anne şefkati gibi. Üstelik benden hiçbir beklentisi olmadan!
Olduğum hâlimle oradaydım ve bu gayet yeterliydi.
O an fark ettim. Bağ, bazen bir sabah kahvaltısında, sessizce oluşur.
İnsanın hiç bilmediği ama hayalini kurduğu bir aile hissi vardır ya; başına
gelene kadar varlığından habersiz yaşadığı; İşte Mehtap, farkında olmadan beni
tam oradan yakalamıştı.
Yataktan doğrulurken hâlâ utanç vardı içimde
ama bu kez yanında başka bir şey daha duruyordu. Uzun zamandır ilk kez, günü
karşılamak istemek gibi basit ama güçlü bir his.
Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden.
0 Yorumlar