KISA KİTAP, UZUN ROMAN!

Şebnem ELmacı Fırat Blog


1. BÖLÜM

Yürüdükçe unuttuğumuz yolların, geride bıraktıkça geçtiğimizi sandığımız yılların bir durak ötesinde, son şarkısını söyleyen bir çocuğun melodisini duymamakla suçlayacak hayat bizi. Kendince haklı olacak ve bizce haksız. O çocuğun son notasına yetişebilmekti belki de bütün gaye, kim bilebilir. “Yetişmek” kelimesinin kendi içinde ne kadar çok ifadesi var… Kelimeler, tıpkı insanlar gibi, sadece daha dürüstler; çünkü ben daha hiç susan kelime görmedim. Susturuldu kelimeler yalnızca… Yıllarca… Ve kullanılmadığı için unutulanlar vardı. En şanslı kelimeler, gündelik ve ifadesi sıradan olanlardı. Telaffuzu zor diye dil döndürülemeyen ve anlamı biraz karışık geldi diye terk edilen kelimeler gibi kaç insan var, bunu da kim bilebilir?

2. BÖLÜM

Üzerine titremedik diye ölen çok canlı vardı, her türden. Çünkü biz ölümü sadece bedenle bağdaştırdık. İnsanı var eden duygular yok edildiğinde de ölmez miydi insan? Çok mu anlamlaştırıyoruz yoksa böyle bakınca? Sıradan ve ruhsuz mu kalmalı tüm bu anlamlar, düşünceler ve çıkarımlar? Çünkü ben, kalbi kırılınca küsen bir kedi gördüm.

3. BÖLÜM

Utanıyorum ben… İçim kızarıyor, yüzüm pancar gibi. Ruhum sancıyor ve uzaklaşmak istiyorum hepinizden; fakat bunun adı bu defa inziva değil. İçimdeki parçaların tamamlanması çok zaman aldı. Düşüncelerin eyleme dönüşmeye başlaması ve dönüm noktama varmam da çok zamanımı aldı. Belki de yarın sonlanacak bir ömür için bana biçilen vakitlerin tamamı ya da ömrümün yarısı ya da çeyreği… Fark eder mi?
Ben dün bir haber okudum; hepimiz adına tek tek utandım. Bir çocuk yazıyordu ve bir baba… Sonrası malum bir haber: “Kurşun adres sormaz ki.” Neden bir başkasının utancı yapışır ki bizim gibilerin vicdanına? Hiç tanımadığım bir çocuğun günahı neden benim omuzlarımda? Utanıyorum şu an; bir adamın bir silahı çocuğuna doğrultmuş olması düşüncesinden ve bir çocuğun ölecek yaşta olmayışını ifade edemeyişimden utanıyorum.

4. BÖLÜM

Ben, Cemal Süreya’nın “Sevda Sözleri” başlığı altında topladığı bütün söylemleri şiir olarak kabul ettim. Zaten o da bunu öngörmüştü, kanımca. Bir kitap bir şiirse eğer, toplamda daha derin bir roman yatar altında; acıları ve sancıları, kederleri ve mutlulukları derinlerde olan ve olmayı hak etmişçesine…
Bir adamı ya da bir kadını anlatır; muhakkak kuş ve böcek ya da eski bir ev… Sokak aralarında öpüşme romantizmi… Ve muhakkak her şair, yağmurda ıslanmak ve ahmakıslatan yağmura sövmek gibi bir girişimde bulunmuştur.
Nietzsche’yi anlamak gibi bir algısı vardı yüzyıl öncesinin. Ve anlaşılamamış bir adamın, anlaşılmaya çalışılırken öldüğüne dair notlar… Çünkü kendi şahsına münhasırlığının anlaşılması gerektiğine inanan bir adamın üstelik filolog bir adamın çaresizliğidir nihilizm. Üstelik buna herkesi inandırmak isteyen bir takım nihilistler tarafından, nihilizmin kurucusunun pardon, daha açık olalım hiçliğin savunucusunun bir hiç olduğu ironisiyle yaklaşmadık mı?
“Nietzsche’yi anlarsak felsefeyi de anlarız” gibi bir şeylerdi sanırım. Fakat ben kelimeleri anlamak isterdim; onlar gibi konuşmak ve anlamlarınca tartmak… Ben en çok Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Nazım’ı, Orhan Veli’yi… Hani en çok onları anlamak ve anladığımı anlatabilmek isterdim.
Şiir asla bir hiçliği savunmadı. Ben bakıyorum da bugün hem şiirsiz hem türküsüz kalmışız. Kültürün temel adımı da felsefe! Ben hiç olmaya da inanırım, hem de her şeyin hiçliğine… Fakat anlamların yoksunluğuna ve manasızlığına “hiç” inanmadım. Felsefesiz kalmadık ama çokça şiirsiz, çokça Cemal’siz, çokça Turgut’suz; çokça aşksız, sevgisiz ve susuz kaldık.

5. BÖLÜM

Geçtiğimiz dört bölüm boyunca, birbirinden alakasız gibi gözüken fakat birbiriyle fazlasıyla bağlantılı kısacık bir kitap yazdık ve siz de çok uzun bir roman bitirdiniz. Zamandan geçen yıllarımızı ve geçtikçe yetişmeye geç kaldığımız güzellikleri anlattık.
“Duygularımızdan ölüyoruz” dedik. Hayvanı, çiçeği, böceği, insanı, çocuğu ezip geçen bir dönemde, bir kedinin bile kalbini kırmaya hakkımız yok dedik. “İnsan olmanın anlamını mı yitiriyoruz?” dedik. Bütün öldürülen çocuklar adına utandık; insanlığımızı bıraktığımız yeri bulamamaktan utandık.
Şiire dokunduk, kelimeleri sevdik, felsefeye değindik ve biraz da aşkı anlamak istedik. Yaşam da böyle bir şey değil mi? İçinde her şeyin olduğu, bize anlamlı gibi gelen fakat sonunda ne olduğunu anlayamadan terk etmek zorunda kaldığımız bir diyar…

Yetişemedik o çocuğun melodilerine…
Öldürdük duygularımızı, ruhumuzu…
Vicdanımızı, utançlarımızı sardılar bir çocuğun üzerine kefen niyetine… Aile kavramını kirlettiler…
Aşk… Şiirlerin mısra aralarındaki naif sitemlerde kaldı…
İki aforizma okuyunca felsefeci olduk…
Şiirsiz, türküsüz, duygusuz ve üstelik zamansız kaldık…

Reactions

Yorum Gönder

0 Yorumlar