Dijital Çağda Yayımlanan Bir Tefrika Roman
Okura not;
Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın 2. bölümüdür.
Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.
2.
BÖLÜM
Telefon sustuğunda, odanın içindeki
sessizlik biraz daha koyulaştı. Bazı sessizlikler vardır; insanın kulağına
değil, ruhuna konuşur. Mehtap’ın adını böyle zamanlarda duyardım hep. Hayat bir
an durur, geçmiş kendine bir yol bulurdu. Gözlerimi kapadım, bir kapı açılır
gibi oldu içimde.
İlk kez o akşam görmüştüm Mehtap’ı. Mahalle,
günle gece arasında asılı kalmıştı. Dükkanların ışıkları yeni yanıyor, sokak
lambaları kararsız bir parıltıyla titriyordu. Bir müzik geliyordu bir yerden. Neşeli
değildi, hüzünlü de sayılmazdı. İnsanı başka ruh hallerine çağıran cinsten bir
melodi… Mehtap o müziğin ezgisinde, pencerenin kenarından derin bir kederle
izliyordu dışarıyı. Bakır saçları, gün
batımının ateşini taşır gibiydi. Bakışı acele etmeyen insanların bakışıydı, gidecek
yeri olan ama kaçmayan. Ben onu ilk gördüğümde, hayatımın yönü değişti, sanki
bir şeyler yerinden oynadı.
Eski ahşap bir evin ikinci katındaki penceresinden,
yine eski bir perdenin aralığından, akşama doğru sıcak ev yemeği kokusu gibi
dağılıyordu dışarıya. Mahalle o sırada alışıldık telaşındaydı; ekmek alanlar,
eve dönenler, kapı önünde sigara yakanlar, hararetle dedikodu yapanlar…
Ben tam
da penceresine bakan karşısındaki bakkalın önünde durmuştum. Ne girdiğimi
hatırlıyorum ne çıktığımı. Sanki dükkân orada değildi de sadece onun
penceresine bakmak için konulmuş bir durak gibiydi. O an perde hafifçe
kıpırdadı, Mehtap başını çevirdi. Bakışı bir yere değil, birine denk geldi.
Bana.
Bir anlık
bir şeydi; ne davet ne reddediş, sadece kısa bir fark ediş… Ve ardından
dudaklarının kenarında beliren o ince gülümseme. O gülümseme, bir insanın bütün
gününü, hatta belki bütün hayatını, yanlış bir yere sürükleyebilecek kadar
sarhoş ediciydi.
Ben
orada, bakkalın önünde, olmam gereken adam olmaktan çıktım. Elimdeki parayı
düşürdüm mü, cebime mi soktum bilmiyorum; sadece gözlerimi ondan ayıramadım.
Mahalle
yürüyordu, ben duruyordum. Ve bir pencerenin içinde, bir kadının bakışı, benim içimde
bir şeyi yerinden söküyordu.
Perdeyi
biraz daha araladı; sanki dışarıyı değil de karşı kaldırımdaki o garip
suskunluğu görmek istiyordu. Ben hâlâ oradaydım; bakkalın tabelası üstümde,
akşamın ilk serinliği yakamda, onun bakışı yüzümde. Anlatabiliyor muyum tüm
hislerimi bilmiyorum ama daha fazlasına kelimelerim yetmiyor, yetişemiyor.
Mehtap
pencereye yaslandı; o incecik, zarafet timsali parmaklarının arasında tuttuğu
sigarayı, film artistleri misali, dolgun dudaklarının arasına götürüp derin bir
çekişten sonra sanki yüzüme üflercesine dumanını salıyordu. Ulan Mehtap, sanki
bütün mahalleye sırrını bırakır gibi içiyordu sigarasını.
Bakışlarımız
bir kez daha kesişti. Bu sefer kaçmadı, ben de kaçmadım. Gülümsedi. Bu kez
önceki gibi zararsız değildi. İnsanı tek bakışıyla devirir gibi, tehlikeyle
çağıran bir gülüş… Ne siz sorun ne ben anlatayım.
Akşamın son müşterileri dağılırken kasanın arkasından çıkıp kolumdan tuttu,
beni içeri doğru çekti.
Sesini alçaltmıştı ama bakışı sertti.
“Ne
oluyor sana, oğlum?” dedi. “Bir süredir gözün hep o pencerede. Kendine gel.”
Ne
dediğini anlayamıyordum.
Sanki orada durmak benim iradem değilmiş gibi, sanki biri içimden bir düğmeye
basmıştı.
“Renan,”
dedi, adımı ilk kez o tonla söyleyerek. “Bak, o kız hakkında kimse iyi bir şey
söylemez. Uzak dur.”
“Ne demek
istiyorsun?” diye sordum. “Ne olmuş ona?”
Memduh
ağabey bir an sustu. Sonra dükkânın kapısını kilitledi. Işıkların altında yüzü
daha yaşlı göründü. “Bazı hikâyeler,” dedi, “kulaktan kulağa anlatılmaz, insan
bir kere duyar, bir daha eskisi gibi bakamaz.”
Tezgâha yaslandı.
“Mehtap
bir yıl kayboldu,” dedi. “Sen daha yenisin buralarda bilmezsin belki ama kimse
o bir yılın nereye gittiğini bilmez. Bir sabah evden çıktı, okula gidecekti, gitmedi.
Ne karakolda kaydı vardı, ne hastanede, ne de başka bir şehirde. Sanki yer onu
yutmuştu.”
“Sonra?”
dedim.
“Üç yüz
on yedi gün sonra döndü, aynı sokaktan yürüyerek geldi. Üzerinde gittiği günkü
mont vardı ama içindeki kız yoktu artık. Gözleri değişmişti. İnsanların yüzüne
bakarken bir şey tartar gibi bakıyordu. Kimseye ait değildi. Kendine bile.”
“Annesi?”
diye sordum.
Memduh
ağabey başını salladı.
“Anası mı? Her şeyin sorumlusu o, neyse konuşturma beni” dedi. Çünkü bazı
cevaplar insanı yaşatmaz. Mahalle de sormadı. Herkes görmezden geldi. Ama
herkes anladı.”
“Neyi?”
“Bir
insanın başına bir daha eskisi gibi olamayacağı bir şeylerin geldiğini…”
Sözleri
dükkânın içinde asılı kaldı. Raflardaki paketler, yere düşmüş birkaç bozuk
para, kapının aralığından sızan sokak sesi… Hepsi anlamsızlaşmıştı.
“İşte o
yüzden,” dedi Memduh ağabey, “Mehtap kimseye bağlanmaz. Kimseye tam yaklaşmaz.
İnsanları kendine çeker ama içine almaz. O kızcağızın da kaderi böyleymiş, Bazı yaraları
iyileştiremezsin, onunki de o cinsten”
Ben o
an anladım:
Penceredeki o bakış, sadece bir kadının değil, geri dönmüş ama artık başka
birine ait olmayan bir hayatın bakışıydı.
Ve ben,
o hayata çoktan fazla yaklaşmıştım.
***
-
Devamı 2 Ocak
Cuma 2026 Günü.
Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden.
1. bölümü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
1 Yorumlar
Çok güzel olmuş merakla bekliyorum. Kalemine sağlık.👏👏👏
YanıtlaSil