Mehtaplı Şarkılar 9. Bölüm

Mehtaplı Şarkılar 9. Bölüm


                                                

Okura not;

Bu metin, Mehtaplı Şarkılar adlı tefrika romanın  9. bölümüdür. 

Hikâye Salı ve Cuma günleri yeni bölümlerle devam edecek.

Sanki herkes birleşmiş, aklımın sınırlarıyla oynuyordu. Eve nasıl döndüğümü, Mehtap’ın evinden nasıl çıktığımı, o yolu ne zaman ve nasıl yürüdüğümü bilmiyorum. Hatırladığım tek şey, Mehtap’ın bileklerinden tutup ittiğim ve durmadan “Ne demek istiyorsun sen?” diye tekrarladığımdı. Ondan sonrası yok. Zihnim karanlık bir boşluğa düşmüş gibiydi.

İçim, Sinop Cezaevi’nin kaçması imkânsız, nemli duvarları gibiydi. Islak, soğuk ve kaçışı olmayan. İçten içe çürüyor olsam da, ayakta kalmam gerektiğini biliyordum. Güçlü görünmek zorundaydım. Ama ben Sherlock Holmes değildim. Neden bu dosya? Neden ben? Ve neden bu kadar yalnızdım? Düşüncelerim kontrolden çıkıyordu. Delirmek üzereydim.

Mehtap benim geçmişimle ilgili ne biliyordu? Ya Memduh’un yetiştirdiği, teşkilata kadar sızmış, çok iyi eğitilmiş bir ajansa? Aramızdaki çekim bile bir oyunun parçasıysa? Belki de amaç tam olarak buydu: kafamı karıştırmak. Belki ben de bunun için yetiştirildim. Mehtap, düşmanını iyi tanıyordu. Beni. Geçmişimi didik didik etmişti. Sırf dengemi bozmak için bu saçmalığı ortaya atmıştı.

Ama ya doğruysa?

Bu düşünce içime taş gibi oturdu. Aklımdan geçenlerden korktum.

Bir de o çakmak… Gri, oldukça eskimiş, gövdesi pirinçten. Zippo’ya benziyordu. Hayal meyal tanıdık geliyordu ama ne kadar zorlasam da hafızamın derinliklerinden çekip çıkaramıyordum. Nerede gördüğümü, kimde gördüğümü hatırlayamıyordum.

R.K. Bu iki harf kafamda dönüp duruyordu. Kimdi bu R.K ? Ne anlama geliyordu? Benimle ne ilgisi vardı? Ve neden şimdi karşıma çıkmıştı? Tam da Latife ile ilgili yol kat etmeye başladığım bu zamanda. Yoo… Hayır, ben bu işin içinden çıkamayacaktım beni aşıyordu. Hemen amirimi aradım olanı biteni tek tek anlatmalıydım. İkinci çalışta açtı telefonu, normalde üçüncü çalışta açardı. Daha ben tek kelime etmeden, yarın saat 15:00’de Niyazi’nin yerinde buluşalım dedi.

Niyazi ağabey teşkilatın eskilerindendi. Emekli olduktan sonra, lokantadan bozma bir meyhane açmıştı. Ne içmek için gidilen yerlerdendi ne de herkesin uğradığı. Daha çok, konuşulması gereken ama kayda girmemesi gereken meseleler için tercih edilirdi. Pek yumuşak huylu değildi. Tanımayan biri bakışından ürkerdi. Mekânına da öyle herkesi almazdı zaten. Zamanla orası, teşkilatın dışarıdaki buluşma noktalarından biri hâline geldi. Gizli bir iş konuşulacaksa, resmî kapılar devre dışı bırakılacaksa, genelde Niyazi ağabey aranırdı. Amirin yarın için orayı işaret etmesi yeterince açıklayıcıydı. Daha fazlasını sormaya gerek yoktu.

Amirimle, Niyazi’nin mekânında buluştuğumuzda sözü dolandırmadım. Olan biteni hızlıca özetledim. Evime birinin girdiğini, aldığım tehdidi, bir süredir takip edildiğimi… Mehtap’la ilgili aklıma düşen ne varsa, eksik bırakmadan anlattım. Kelimeler ağzımdan dökülürken, amirimin yüzünü izliyordum. Bıyık altından sırıttı. Sonra elini sırtıma koyup hafifçe sıvazladı. Bu hareketi bilirdim. Genelde “sorun yok, güvendesin” demekti. En azından bugüne kadar aramızdaki dilde ben bunu böyle okumuştum.

“Her şeyin elbet bir sebebi var,” dedi. “Bu dosyada sana ekip veremem. Bu, benim senden özel ricam. Al bunu, sonuna kadar git. Eninde sonunda bütün sorularının cevabını alacaksın.”

Peki ya sen,” dedim, bir anlık cesaretle. “Sen neyi bulamadın bunca yıldır?”

Amirimin yüzü değişti. Bu soruyu beklemiyordu. İlk kez elini masaya sertçe koydu. Ses çıkarmadı ama masanın titrediğini hissettim.
“Madem öyle, Renan Bey,” dedi, kelimeleri tek tek tartarak, “söyleyeyim.”

Bir an durdu. Sonra devam etti:
“Benim bulamadığım şey Memduh,” dedi amirim. “Suç olduğundan emin olduğumuz şeyler var ama ispatlayamıyorum. Kayıp kızlar meselesinde ortada ne bir başvuru var ne de konuşmaya razı bir tanık. Mağdur yok, ifade yok, delil yok. Savcılık resen bakıyor bakmasına ama dosya yürümüyor. Herkes biliyor, kimse söylemiyor.”

Bir an sustu, sonra devam etti:
“Toplu bir yapıdan şüpheleniyorum ama bunu kâğıda dökecek tek bir somut parça yok. Suç var ama kanıtlanamıyor. Kanıtlanamayan suç da dosyada yok sayılıyor.”

Bakışlarını bana çevirdi.
“Memduh’u buradan vurman lazım, bana şikâyet değil, iz bırakacak delil lazım. Burada sana çok iş düşüyor.”

Sesi alçaldı. Bu kez bana değil, sanki kendine konuşuyordu.
“Bu adamı çökertmem lazım,” dedi.

Tam o sırada, Niyazi ağabeyin bakışlarını fark ettim. Masanın öte yanındaydı ama kulağı bizdeydi. Ne başını çevirdi ne de sözümüze karıştı. Pür dikkat dinliyordu. Belli etmeden. Sanki konuşmalarımızın kaydını tutuyordu. Hep böyle miydi? Bunca yıldır ilk kez fark etmiştim. Tüm olup bitenler kafamda kuracak kadar delirtmiş miydi yoksa beni.

Ben buna takılmışken amirim anlatmaya devam ediyordu.

Mehtap konusuna gelince duraksamadı bile.
“Ondan şüphen olmasın,” dedi. “O bende.”

Takip meselesini de saklamadı.
“Evet, takip ediliyorsun. Çok dikkatli ol. Gizli dosyayı ben gönderdim. Attığın her adımdan haberim var.”

Sustum. Biraz sonra ağzımdan şunlar çıktı:
“Arşiv memuru… Latife.”

Yine o tanıdık bıyık altı gülüş belirdi yüzünde.
“Evet, evet,” dedi. “Hepsinden. Doğru yoldasın. Devam et.”

İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Bu kez amirim beni rahatlatamamıştı. Ne sırt sıvazlaması işe yaramıştı ne de yarım bırakılan cümleler. Masadan kalkarken konuşma boyunca masada duran çakmağa uzandım. Oradaydı, o çakmak. Gri, eskimiş, pirinç gövdeli. Avucumda tarttım. Ağırlığı tanıdıktı ama anlamı hâlâ yerli yerine oturmuyordu. Kimse sormadı. Ne amirim ne de Niyazi ağabey. Sanki o çakmak masada yokmuş gibi davrandılar. Ya da vardı da, konuşulmaması gereken şeyler listesindeydi.

Kapıya yönelirken Niyazi ağabeyle göz göze geldik. Bir anlık, ne uzun ne kısa. Bakışı çakmağa mı takıldı, bana mı, ayırt edemedim. Hiçbir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu zaten. Mekânın kapısından çıktığımızda herkes kendi yoluna dağıldı; ama ben, içimde büyüyen ağırlığı da alıp çıkmıştım. Ve nedense, en çok da ondan korkuyordum. Belli ki bu kaçabileceğim bir sorumluluk değildi. Üzerime bırakılmıştı ve geri dönüşü yoktu. O yüzden sonuna kadar gitmeye kararlıydım. Yarım bırakılmış dosyalarla yaşamayı beceremezdim.

Memduh düşündüğümden daha kalabalık ve daha güçlüydü. Memduh’a yanaşmanın bir yolunu bulmalıydım. Ama bu kolay olmayacaktı. Peşime adamlarını takmıştı. Çoktan sezmişti neyin peşinde olduğumu. Her adımım izleniyor, her hareketim tartılıyordu. Açık oynamanın bedeli ağırdı; bunu biliyordum. Bu yüzden artık başka türlü düşünmeliydim. Doğrudan değil, dolaylı, sert değil, sinsi. Memduh’un karşısına başka türlü çıkmalıydım. İnandırıcı, masum görünen, ama kapıyı aralayacak bir hikâyeyle…

Şimdi mesele şuydu:
Bu hikâyeyi ben mi yazacaktım, yoksa zaten çoktan benim için yazılmış mıydı?


 Devamı 27 Ocak Salı Günü.

   Yazar Şebnem Elmacı Fırat'ın kaleminden.

Yorum Gönder

3 Yorumlar

  1. Ohaa... Yeni karakter mi yükleniyor :) Bence Amir Memduh'a çalışıyor gibi hadi bakalım (NAZ)

    YanıtlaSil
  2. Naz hanım selamlar, açıkcası ben Mehtap da bir bu numara var gibi düşünüyorum. Saygılar

    YanıtlaSil
  3. şu niyazi benim düşüncelerimi değiştirdi salı günü anlarız heralde

    YanıtlaSil