NEZAKETİN BAŞKENTİ’NDE



İnsanların yanından geçerken öylesine ve hiçbir sureti görmeden, üstelik bir kere olsun kaldırıp başımı bakmadan, öylece adımlarımı sayarak yalnızca geçip gitmiş olsam. Bir dizi umutsuzluğun, bir takım karamsar yalnızlıkların, çaresiz ve kaygılı bedenlerin varmış gibi gözüken ölülerin yanlarından usulca geçsem görünmeden…

Nasıl olurdu sizce?

Bir “-mış” da adımın önünde geçmiş zaman lekesi olarak kalsa; hiç var olmamak değil kastım ama bir oyundu, bitti desek. Bu kadar görünme kaygısı içinde olan insanın yanından hiç görünmeden geçmek arzusu. Bazen içimden kelimeler bağırarak çıkmak isterken anlayacak bir mecra bulamamaktan yakınmaktansa, kendimi anlamanın yalnızlığına uzansam diyorum. Öyle büyük bir yalnızlık olsun ki bu; hatta kendimi tüm bu somut kirlilikten soyut bir manaya taşımış olayım. Yüzeysel anlam bozukluklarında “doğrusu buydu” demek yerine, derinlerimde bana fısıldayan o kadına enternasyonel masalar kurayım.

Çiğ bir lokmanın verdiği rahatsızlığa leblebi tozu fırlatayım.

Kelimelerin başka anlamları olduğuna ikna etmek zorunda olmadığım başka bir harita çizeyim. Mesela ben birine “aptal” dediğimde gülümseyerek teşekkür etse ve bana:
“Etimolojik olarak ‘abdal’ kelimesinden türemiştir.
Zamanla ne olmuş biliyor musun?” dese.
Toplum, dünyaya mesafeli olanı “akılsız” sanmış.
Ve kelime bilgelikten hakarete evrilmiş.
Aslında ‘aptal’ dediğimiz kişi, bir zamanlar dünyaya fazla akıllı gelmişti.” dese…

Hayretler içinde kalsam; bilmediğim bir yerden aydınlanıp birleşsek orada ve ışık saçılsa her yere. Haritada bir yer açılsa, adına “Aptal” koysak… Bizim gibi tüm aptalların olduğu bir şehir tebelleş olsa entelektüalizmin başına. Kelimelerin kraliyeti kurulsa; başına ise “Nezaket” geçse, eşi “Fazilet”, çocukları “Naif”, “Müşfik” ve “Adalet”…

Bu şehrin girişinde kimlik sorulmasa mesela… Ne okudun, ne oldun, kiminlesin diye kimse durdurmasa. Sadece “neyi incittin” diye sorsalar. Ve cevaba göre alsalar içeri.

Masal bu ya:

Bu şehirde insanlar şekilleriyle ölçülmese; omuz genişliğiyle, kelime bilgisiyle, unvanıyla değil; susarken ne kadar derinleştiğiyle ilgilenilse… İşte o zaman sessizlik bir eksiklik değil, en makbul cümle olurdu. Burada kimse “anlaşılamıyorum” demezdi. Çünkü anlaşılmak bir hak değil, bir yükümlülük sayılırdı. Anlamayan utanırdı, anlatamayan değil. Zaman, bu şehirde ileri akmazdı; dönüp dolaşıp aynı yere gelirdi. Bir çocukken sorulan soru, yaşlılıkta cevabını bulurdu ve kimse buna geç kalmak demezdi.

Aynalar puslu olurdu. İnsan kendini net görmesin diye. Çünkü netlik, kibirle karıştırılırdı burada. Belirsizlik ise bir tür nezaket sayılırdı. Birinin canı yandığında, ötekiler öğüt vermezdi. Yanına oturur, acı geçene kadar susarlardı. Çünkü bilinirdi ki bazı yaralar ancak susarak iyileşir. Bu şehirde kelimeler kolay söylenmezdi. Her kelime, ağza alınmadan önce bir gece bekletilirdi kalpte. Eğer sabah hâlâ söylenmesi gerektiğine inanılırsa, işte o zaman söylenirdi. Yersiz konuşmanın da cezası olurdu; kırmanın, dökmenin, fütursuzca “ben biliyorum” demenin bile. Cezası ise müebbet kütüphane, okuma ve anlama cezası olurdu.

Ve en çok şu kelime geçerdi sokaklarda:
“Bilmiyorum.”

Bilmemek bir kusur değil, bir kapı olurdu buralarda. Herkes kapısını açık bırakırdı; içeri giren girer, çıkmak isteyen çıkardı. Belki de bu yüzden bu şehir hiç kalabalık olmazdı. Ama kimse yalnız da kalmazdı.

Ve ben…
İnsanların yanından görünmeden geçmeyi dileyen ben, ilk kez burada dururdum. Adımlarımı saymadan. Başımı kaldırmadan değil, başımı saklama ihtiyacı duymadan. Bir oyundu, bitti derdik belki. Kimse kazanmadığı için, kimse kaybetmiş sayılmazdı.

 


Bu yazımı beğendiysen  “Kendini Sevmeyi Unutan Kadının Hikayesi ve Şifaya Yolculuğu” yazısını da okumanı tavsiye ederim. 


Yorum Gönder

2 Yorumlar

  1. Emeğine yüreğine sağlık.Kalemin daim olmuş. Yine muhteşem bir yazı.

    YanıtlaSil
  2. 👏👏👏👏👏Muhteşem.

    YanıtlaSil