İnsanların yanından geçerken öylesine ve hiçbir sureti görmeden, üstelik bir
kere olsun kaldırıp başımı bakmadan, öylece adımlarımı sayarak yalnızca geçip
gitmiş olsam. Bir dizi umutsuzluğun, bir takım karamsar yalnızlıkların, çaresiz
ve kaygılı bedenlerin varmış gibi gözüken ölülerin yanlarından usulca geçsem
görünmeden…
Bir “-mış” da adımın önünde geçmiş zaman lekesi olarak kalsa; hiç var
olmamak değil kastım ama bir oyundu, bitti desek. Bu kadar görünme kaygısı
içinde olan insanın yanından hiç görünmeden geçmek arzusu. Bazen içimden
kelimeler bağırarak çıkmak isterken anlayacak bir mecra bulamamaktan
yakınmaktansa, kendimi anlamanın yalnızlığına uzansam diyorum. Öyle büyük bir
yalnızlık olsun ki bu; hatta kendimi tüm bu somut kirlilikten soyut bir manaya
taşımış olayım. Yüzeysel anlam bozukluklarında “doğrusu buydu” demek yerine,
derinlerimde bana fısıldayan o kadına enternasyonel masalar kurayım.
Çiğ bir lokmanın verdiği rahatsızlığa leblebi tozu fırlatayım.
Hayretler içinde kalsam; bilmediğim bir yerden aydınlanıp birleşsek orada ve
ışık saçılsa her yere. Haritada bir yer açılsa, adına “Aptal” koysak… Bizim
gibi tüm aptalların olduğu bir şehir tebelleş olsa entelektüalizmin başına.
Kelimelerin kraliyeti kurulsa; başına ise “Nezaket” geçse, eşi “Fazilet”,
çocukları “Naif”, “Müşfik” ve “Adalet”…
Bu şehrin girişinde kimlik sorulmasa mesela… Ne okudun, ne oldun, kiminlesin
diye kimse durdurmasa. Sadece “neyi incittin” diye sorsalar. Ve cevaba göre
alsalar içeri.
Masal bu ya:
Bu şehirde insanlar şekilleriyle ölçülmese; omuz genişliğiyle, kelime bilgisiyle,
unvanıyla değil; susarken ne kadar derinleştiğiyle ilgilenilse… İşte o zaman
sessizlik bir eksiklik değil, en makbul cümle olurdu. Burada kimse
“anlaşılamıyorum” demezdi. Çünkü anlaşılmak bir hak değil, bir yükümlülük
sayılırdı. Anlamayan utanırdı, anlatamayan değil. Zaman, bu şehirde ileri
akmazdı; dönüp dolaşıp aynı yere gelirdi. Bir çocukken sorulan soru, yaşlılıkta
cevabını bulurdu ve kimse buna geç kalmak demezdi.
Aynalar puslu olurdu. İnsan kendini net görmesin diye. Çünkü netlik, kibirle
karıştırılırdı burada. Belirsizlik ise bir tür nezaket sayılırdı. Birinin canı
yandığında, ötekiler öğüt vermezdi. Yanına oturur, acı geçene kadar susarlardı.
Çünkü bilinirdi ki bazı yaralar ancak susarak iyileşir. Bu şehirde kelimeler
kolay söylenmezdi. Her kelime, ağza alınmadan önce bir gece bekletilirdi
kalpte. Eğer sabah hâlâ söylenmesi gerektiğine inanılırsa, işte o zaman
söylenirdi. Yersiz konuşmanın da cezası olurdu; kırmanın, dökmenin, fütursuzca “ben
biliyorum” demenin bile. Cezası ise müebbet kütüphane, okuma ve anlama cezası
olurdu.
Bilmemek bir kusur değil, bir kapı olurdu buralarda. Herkes kapısını açık
bırakırdı; içeri giren girer, çıkmak isteyen çıkardı. Belki de bu yüzden bu
şehir hiç kalabalık olmazdı. Ama kimse yalnız da kalmazdı.
2 Yorumlar
Emeğine yüreğine sağlık.Kalemin daim olmuş. Yine muhteşem bir yazı.
YanıtlaSil👏👏👏👏👏Muhteşem.
YanıtlaSil